fav. | | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
Fikret KiziLok - EnteLLektüeL www.ezberbozan.deriz.biz.mp3 - fikret kizilok bırakın da çalışalım sabim 184 aloyola devam dedi çocuk sen turkulerini soyle
 
Jul
05
    

 

Balıkçı ile Ruhu Oscar WILDE

 

Bir fersah uzaklaştıktan sonra, genç Balıkçı kızdı, Ruhuna, "Niçin bana şu çocuğu hırpalattın? Bu kötü bir davranış," dedi.
Ama Ruhu yanıt verdi: "İçini ferah tut, içini ferah tut."
Üçüncü günün akşamında bir kente geldiler, genç Balıkçı Ruhuna, "Bana söylediğin kızın dans ettiği kent bu mu?" diye sordu.
Ruhu yanıt verdi: "Bu kent olabilir, haydi girelim."
Girdiler, sokaklardan geçtiler, ama genç Balıkçı ırmağı da, kıyısındaki hanı da hiçbir yerde bulamadı. Kent halkı, ona tuhaf tuhaf baktı, Balıkçı korkmaya başladı. Ruhuna, "Buradan gidelim, beyaz ayaklarıyla dans eden kız burada yok," dedi.
Ama Ruhu, "Yok kalalım, çünkü gece karanlıktır, yolda soyguncular çıkar," diye yanıt verdi; Balıkçı'yı çarşı alanda oturtup dinlendirdi.
Az sonra Tatar kumaşından harmaniye giyinmiş başlıklı bir Tüccar geçti; elinde boğmaklı bir kamış takılmış delikli boynuzdan bir fener vardı. Tüccar ona, "Dolapların kapandığını, denklerin bağlandığını görüyorsun da ne diye çarşı alanında oturuyorsun?" dedi.
Genç Balıkçı, "Bu kentte han bulamadım, sığınabilecek akrabam da yok," yanıtını verdi.
Tüccar, "Hep akraba değil miyiz? Hepimizi bir Tanrı yaratmadı mı? Benimle gel, seni yatıracak konuk odam var," dedi.
Genç Balıkçı da kalktı, Tüccar'ın evine gitti. Bir nar bahçesinden geçip de eve girince, Tüccar, ellerini yıkaması için bakır bir tasta gülsuyuyla, serinlik versin diye taze taze kavunlar getirdi, önüne bir sahan pilavla kızarmış oğlak eti koydu.
Yemeğini bitirince, Tüccar Balıkçı'yı konuk odasına götürdü, rahat uyumasını diledi. Genç Balıkçı da teşekkürler etti, elindeki yüzüğü öpüp kendisini boyalı keçi kılından keçenin üstüne attı. Kara kuzu yününden bir örtüyü üstüne çekip uykuya daldı.
Gün ağarmadan üç saat önce, daha ortalık karanlıkken Ruhu onu uyandırıp, "Kalk dedi, kalk da Tüccar'ın uyuduğu odaya git, öldür onu, altınlarını al, çünkü altına gereksinmemiz var."
Genç Balıkçı kalkıp sessizce Tüccar'ın odasına gitti. Tüccar'ın ayaklarının üzerinde eğri bir kılıç, yanındaki tepsinin içinde de dokuz kese altın vardı. Elini uzatıp kılıca dokunur dokunmaz Tüccar silkinip uyandı, kılıcı kendisi kapıp "Sen iyiliğe kötülük mü edersin? Sana gösterdiğim inceliğe karşı kan dökerek mi karşılık vereceksin?" diye haykırdı.
Ruh, genç Balıkçı'ya, "Vur!" dedi. Balıkçı öyle bir vuruş vurdu ki, Tüccar kendinden geçti, Balıkçı dokuz kese altını kaptı, çabucak nar bahçesinden çıkıp yüzünü yıldıza, sabah yıldızına çevirdi.
Kentten bir fersah uzaklaştıktan sonra, genç Balıkçı göğsünü dövdü, Ruhuna, "Niçin bana Tüccar'ı öldürtüp altınlarını aldırttın? Elbette sen kötüsün," dedi.
Ama Ruhu yanıt verdi: "Sakin ol, sakin ol."
Genç Balıkçı, "Hain!" diye haykırdı, "Hayır, sakin olamam; bana bütün yaptırdıklarından iğreniyorum. Senden de iğreniyorum. Söyle diyorum, ne diye beni bu işlere bulaştırdın?"
Ruhu yanıt verdi: "Beni insanların içine saldığın zaman yüreğini vermedin; ben de bütün böyle şeyleri yapıp sevmeyi öğrendim."
Genç Balıkçı, "Ne söylüyorsun?" diye mırıldandı.
Ruhu, "Bilirsin" dedi, "çok iyi bilirsin. Bana yüreğini vermediğini unuttun mu? Sanmam. Artık ne kendini üz, ne de beni; sakin ol; çünkü üstünden atamayacağın hiçbir acı, duyamayacağın hiçbir zevk yoktur."
Genç Balıkçı bu sözleri duyunca tir tir titredi. Ruhuna, "Hayır" dedi, "Sen kötüsün, bana aşkımı unutturdun, beni benliğimle kandırdın, ayaklarımı günah yoluna bastırdın."
Ruhu yanıt verdi: "Sen beni insanların içine saldığın zaman bana yüreğini vermediğini unutma! Gel başka bir kente gidelim, keyfimize bakalım; dokuz kese altınımız var."
Ama genç Balıkçı dokuz kese altını alıp yere fırlattı, üstüne çıkıp çiğnedi.
"Hayır," diye haykırdı, "Artık seninle hiçbir işim yok, birlikte hiçbir yere gidecek değilim, tıpkı önce seni defettiğim gibi, şimdi de defedeceğim; çünkü bana hiçbir hayrın dokunmadı." Ve sırtını aya dönüp, yeşil engerek derisinden saplı küçük bıçakla Ruhunun gövdesi olan vücudunun gölgesini ayaklarından kesip atmaya çalıştı.
Ama, Ruhu ondan ayrılmadı, dediklerine de kulak vermedi; ona, "Sana cadının söylediği büyünün artık etkisi kalmadı; ben senden ayrılamam, sen de beni kovamazsın. İnsan ruhunu ancak bir kez çıkarabilir; ama ruhunu geriye alan sonsuza dek içinde taşımak zorundadır. Bu onun hem cezası, hem ödülüdür," dedi.
Genç Balıkçı'nın yüzünün rengi uçtu, ellerini ovuşturup haykırdı: "Yalancı bir cadıymış, bunu bana söylemeliydi."
Ruhu, "Hayır," dedi, "Tapındığına, kulluğunda sonsuza dek kalacağı 'O'na bağlıydı."
Genç Balıkçı, artık ruhundan ayrılamayacağını, bu ruhun da kötü bir ruh olduğunu ve her zaman içinde kalacağını anlayınca acı acı ağlayarak yere yığıldı.
Gün doğunca, genç Balıkçı kalkıp Ruhuna, "Söylediklerini yapmamak için ellerimi bağlar, senin sözlerini söylememek için dudaklarımı kaparım, sevdiğimin olduğu yere dönerim. Denize dönerim, her zaman şarkısını okuduğu o küçük koya; ona seslenir, yaptığım kötülüğü, başıma getirdiğin kötülüğü anlatırım," dedi.
Ruhu,onu kandırmaya kalkıp, "Sevgilin kim ki dönüp gideceksin? Dünyada ondan güzel neler var. Kurdun kuşun bütün oyunlarını bilen, onlar gibi dans eden Samaris kızları var. Ayaklarında küçük bakır zilleri vardır. Dans ederken gülerler, kahkahaları suların kahkahasından daha şakraktır. Benimle gel de sana onları göstereyim. Günah olacak diye bu üzüntün neden? Yemesi zevk veren şey, yiyen için yapılmamış mı? Tatlı tatlı içilen şeyde zehir mi var? Kendini üzme, gel benimle, başka bir kente gidelim. Şuracıkta küçük bir kentte bir lale bahçesi var. Bu alımlı bahçede beyaz tavuslarla mavi göğüslü tavuslar dolaşıyor. Güneşe açtıkları zaman kuyrukları fildişinden tepsilere, altın yaldızlı tepsilere benzer. Yemlerini veren kadın onları eğlendirmek için oyunlar oynar, kimileyin ellerinin üstünde dans eder, kimileyin de ayak üstü oynar; gözleri sürmeli, burun delikleri kırlangıç kanadı gibidir. Burun deliklerinden birinde bir halkaya inciden işlenmiş bir çiçek asılıdır. Dans ederken kahkahalar atar, topuklarında gümüş halkalar, gümüş çıngıraklar gibi şıngırdar. Haydi üzülme artık, gel benimle o kente."
Ama, genç Balıkçı artık Ruhuna yanıt vermedi. Ağzına sessizlik mührünü, ellerine de bir ipin sımsıkı düğümünü vurdu. Geldiği yerin, sevgilisinin her zaman şarkı okuduğu küçük koyun yolunu tuttu. Ruhu da yolda durmadan onu baştan çıkarmaya çalıştı, ama o hiç yanıt vermedi, yaptırmak istediği kötülüklerin de hiçbirini yapmadı. İçindeki aşkın gücü öylesine büyüktü.
Denizin kıyısına varınca, ellerinden ipi, dudaklarından sessizlik mührünü çözdü, küçük Denizkızı'na seslendi. Bütün gün çağırdı, yalvardı, ama kız onun sesine gelmedi.
Ruhu alay edip, "İşte, aşkından derebildiğin neşe bu kadarcık," dedi, "Sen ölüm anında kırık bir kaba su dolduran insan gibisin. Elindekini veriyor, hiçbir karşılık almıyorsun. Senin için en iyisi gene benimle birlikte gelmektir, çünkü zevk koyağının nerede olduğunu, orada neler yapıldığını biliyorum."
Ama genç Balıkçı, Ruhuna yanıt vermedi; bir kayanın yarığında kendine çitten bir ev yaptı, bütün yıl orada kaldı. Her sabah Denizkızı'na seslendi, her öğlen onu yeniden çağırdı, geceleri onun adını söyledi, kız gene denizden çıkıp gelmedi. Mağaralarda, yemyeşil sularda, gelgitin oluşturduğu çukurcuklarda, enginin dibindeki kuyularda onu aradı, denizin hiçbir yerinde bulamadı.
Ruhu da sürekli olarak onu kötülüğe kışkırttı, kulaklarına korkunç şeyler fısıldadı; ama yine de onu kandıramadı; aşkın gücü öyle büyüktü ki, bir yıl geçtikten sonra, Ruh kendi kendine, "Sahibimi kötülük yolunda kandırmaya çalıştım, aşkı benden güçlü çıktı. Şimdi iyilik yolunda kandırayım, benimle gelir," diye düşündü.
Genç Balıkçı'ya, "Sana şimdiye dek dünyanın zevklerinden söz ettim, bana sağır bir kulak çevirdin. Şimdi izin ver de dünyanın cefasını anlatayım, belki dinlersin. Doğrusunu istersen yeryüzünün sultanı cefadır, onun ağından kurtulmuş kimse yoktur, kiminin gömleği yoktur, kiminin ekmeği. Eflatun giyen dullar da vardır, lime lime giyen dullar da. Bataklıklarda aşağı yukarı cüzamlılar dolaşır. Birbirlerine kıyıcılık yaparlar. Dilenciler kır yollarında gider gelir; heybeleri tamtakırdır. Kentlerin sokaklarından kıtlık geçer, kapılarında veba oturur. Haydi bu işleri yoluna koyalım, bunları yaptırmayalım. Sesine gelmediğini göre göre niçin burada sevgilini çağırıp bekleyeceksin? Aşk nedir ki onun için bunca şeyden özveride bulunuyorsun?"
Ama genç Balıkçı yanıt vermedi, aşkının gücü öyle büyüktü ki, her sabah Denizkızı'na seslendi, her öğlen onu yeniden çağırdı, her gece onun adını söyledi. Kız gene denizden çıkıp ona gelmedi. Onu denizin akıntılarında, dalgaların altındaki koyaklarda, gecenin eflatunlaştırdığı denizde, sabahın kül rengine boyadığı denizde aradı; hiçbir yerde bulamadı.
İkinci yıl da geçtikten sonra geceleyin çitten kulübesinde yapayalnız otururken Ruh, genç Balıkçı'ya; "Yazık! İşte seni kötülük yolundan kandırmaya çalıştım, kanmadın; iyilik yolundan kandırmaya uğraştım, kanmadın; aşkın benden daha zorluymuş. Artık seni kandıracak değilim, ama lütfet de yüreğine gireyim, tıpkı eskisi gibi seninle özdeş olayım."
Genç Balıkçı, "Elbette girebilirsin, çünkü yüreğin olmadığı halde dünyayı dolaştın, kimbilir ne acılar çektin," dedi.
Ruh, "Eyvah! Girecek hiçbir yer bulamıyorum. Yüreğin aşkla öyle dolu ki!" diye haykırdı.
Genç Balıkçı, "Olsun, gene de sana yardım etmek isterim," dedi.
O bunları söylerken, denizden bir yas çığlığı yükseldi, tıpkı Deniz halkından biri öldüğü zaman duyulan çığlık gibi. Genç Balıkçı yerinden fırladı, çit kulübesinden çıkıp aşağı, kıyıya koştu. Kapkara dalgalar gümüşten beyaz bir şey sırtlamış, kıyıya doğru hızlı hızlı geliyordu. O şey, köpüklerden beyazdı, dalgaların üstünde bir çiçek gibi çırpınıyordu. Onu mavi dalgalardan beyaz dalgalar; beyaz dalgalardan da köpükler aldı. Deniz kıyısı, karşısında saf tuttu. Genç Balıkçı küçük Denizkızı'nın gövdesini ayaklarının dibine uzanmış buldu. Ayaklarının dibinde ölüsü yatıyordu.
Acının sillesini yemiş biri gibi yanına atıldı, dudaklarının buz gibi kızıllığını öptü, saçlarının ıslak kehribarlarıyla oynadı. Coşkusundan titreyerek, ağlayarak yanıbaşına, kumlara atıldı, esmer kollarıyla onu bağrına bastı. Denizkızı'nın dudakları buz gibiydi, ama yine de onu öptü. Saçlarının balı tuzluydu, gene acı bir lezzetle tattı. Kapalı gözlerini öptü, göz kapaklarındaki hırçın su serpintileri kendi gözyaşları kadar tuzlu değildi.
Onun ölüsüne içini döktü. Kulaklarının sedefine öyküsünün acı şarabını boşalttı. O küçücük elleri kendi boynuna doladı, parmaklarını boynunun narin sazında gezdirdi. Acı bir neşe duydu; içsızısı tuhaf bir sevinçle doluydu.
Kapkara deniz yaklaştı, bembeyaz köpükler cüzamlılar gibi inim inim inledi. Deniz köpükten bembeyaz pençeleriyle onu kıyıda bir kör gibi aradı. Deniz Kralı'nın sarayında gene bir yas çığlığı yükseldi, uçsuz bucaksız denizden su tanrılarının boğuk boru sesleri geldi.
Ruhu, "Haydi kaç!" dedi. "Deniz yaklaştıkça yaklaşıyor, daha beklersen seni boğar. Haydi kaç; aşkının büyüklüğünden yüreğinin bana kapalı olduğunu görüp korkuyorum. Güvenli bir yere kaç. Beni öbür dünyaya yüreğin olmadan gönderecek değilsin ya?"
Ama genç Balıkçı ruhunu dinlemedi, küçük Denizkızı'na seslenip, "Aşk akıldan iyi, hazinelerden değerli, Havva kızlarının ayaklarından daha güzel. Onu ateşler yakamaz, sular söndüremez. Seni sabah çağırdım, sesime gelmedin. Adını ay ağzımdan duydu, sen duymadın. Kötülükle seni bıraktım, kendi gönlümün yolunu tuttum. Ama, aşkın hep benimle kaldı, hep güçlendi; kötülüğe de baktım, iyiliğe de baktım; ama hiçbir şey aşkını yenemedi. Şimdi sen öldüğüne göre, ben de seninle birlikte ölürüm."
Ruhu onu ölüden ayırmak için çok uğraştı, ama o bırakmadı, aşkı çok büyüktü. Deniz yaklaştı, dalgalarıyla onu örtmek istedi; artık sona erdiğini anlayınca, Denizkızı'nın buz gibi dudaklarını çılgın dudaklarıyla öptü, içindeki yürek çatladı. Yüreği aşkının taşmasından çatladı, Ruhu girecek yer buldu ve eskisi gibi birleştiler. Deniz, genç balıkçıyı dalgalarıyla kapladı.
Sabahleyin rahip denizi kutsamaya gitti, deniz çok dalgalıydı. Bütün papazlar, ilahiciler, şamdancılar, buhurdancılarla büyük bir kalabalık da birlikte geldi.
Rahip kıyıya gelince genç balıkçıyı boğulmuş, kollarıyla küçük Denizkızı'nın vücuduna sımsıkı sarılmış gördü. Kaşlarını çatarak geri çekildi, haç çıkarma işaretlerini yaptıktan sonra yüksek sesle, "Denizi de içindekileri de kutsayacak değilim. Deniz halkına ilenç olsun, ilenç olsun onlarla düşüp kalkanlara. Aşkının uğruna Tanrısını unutup Tanrı'nın yargısıyla yok olan oynaşıyla şurada yatana gelince, leşini oynaşının leşiyle kaldırıp Çırpıcıların çayırında bir köşeye gömün, üstlerine ne bir taş dikin, ne bir iz bırakın; yerlerini kimse bilmesin. Yaşarken ilençlenmişlerdi, ölümlerinden sonra da ilenç içinde yatacaklar!"diye bağırdı.
Halk, rahibin dediğini yaptı; Çırpıcıların çayırında ot bitmedik bir köşeye derin bir çukur kazdılar, içine ölüleri koydular.
Üçüncü yıl geçtikten sonra, Rahip dinsel günlerden bir günde halka, kurtarıcının yaralarını gösterip tanrısal öfkeden söz eden vaazını vermek için kiliseye gitti.
Cüppesini giyip içeri girdi, mahfilin önünde baş eğerken mahfili o ana dek hiç görülmemiş şaşırtıcı çiçeklerle örtülü gördü. Görünüşleri tuhaftı, garip bir güzellikteydiler, güzellikleri rahibe dokundu, burnuna kokuları tatlı tatlı geldi. Bir kötülük duyumsadı, niçin olduğunu anlayamadı.
Sandukayı açtı, içindeki kutsal kaseyi tütsüleyip halka bembayaz kutsal ekmeği gösterdikten ve yeniden perdelerin arkasına sakladıktan sonra, halka Tanrı'nın öfkesinden söz etmek üzere konuşmasına başladı. Ama bembeyaz çiçeklerin güzelliği rahibe dokundu, tatlı kokuları burnundan girdi, dudaklarından başka sözler döküldü; Tanrı'nın öfkesinden söz etmedi; ama adı aşk olan Tanrı'dan söz etmeye başladı. Neden böyle şeyler söylediğini kendisi de anlayamadı.
Sözünü bitirince halk ağladı, rahip de kutsallık hücresine döndü, gözleri yaşarmıştı. Din adamları tören cüppesini çıkarmaya başladılar; beyaz ferveyi, hamaili, tören kuşağını, yerlere dek inen yakayı aldılar. O düş görür gibi önlerinde durdu.
Soyunduktan sonra onlara bakıp, "Mahfildekiler ne çiçeğiydi? Hem nereden gelmiş bunlar?" diye sordu.
Din adamları, "Ne çiçeği olduklarını bilemeyiz, ama Çırpıcı çayırının köşesinden geldi," diye yanıt verdiler. Rahip titredi, kendi evine gidip dua etti.
Sabahleyin, daha gün ağarırken papazlar, ilahiciler, şamdancılar, buhurdancılar ve büyük bir kalabalıkla birlikte denizin kıyısına geldi; denizi de, bütün içindeki hoppa şeyleri de kutsadı. Keçi bacaklı faunlarla koru yurdunda dans eden bütün küçük şeyleri, yaprakların arasından çevreyi gözetleyen bütün parlak gözlü şeyleri de kutsadı. Tanrı'nın dünyasındaki her şeyi kutsadı. Halk sevinç ve şaşkınlık içinde kaldı. Ama, Çırpıcı çayırının köşesinde bir daha hiçbir türden çiçek açmadı, alan tıpkı eskisi gibi çorak kaldı. Deniz halkı da, her zaman geldikleri koya gelmez oldu, denizin başka bir bucağına göçtüler.


Balıkçı ile Ruhu Oscar WILDE



"Balıkçı ile Ruhu Oscar WILDE devamı" 0 yorum yapılmış