Balıkçı ile Ruhu Oscar WILDE
Bir fersah uzaklaştıktan sonra, genç Balıkçı kızdı, Ruhuna, "Niçin bana şu çocuğu hırpalattın? Bu kötü bir davranış," dedi.
Ama Ruhu yanıt verdi: "İçini ferah tut, içini ferah tut."
Üçüncü günün akşamında bir kente geldiler, genç Balıkçı Ruhuna, "Bana söylediğin kızın dans ettiği kent bu mu?" diye sordu.
Ruhu yanıt verdi: "Bu kent olabilir, haydi girelim."
Girdiler, sokaklardan geçtiler, ama genç Balıkçı ırmağı da, kıyısındaki
hanı da hiçbir yerde bulamadı. Kent halkı, ona tuhaf tuhaf baktı,
Balıkçı korkmaya başladı. Ruhuna, "Buradan gidelim, beyaz ayaklarıyla
dans eden kız burada yok," dedi.
Ama Ruhu, "Yok kalalım, çünkü gece karanlıktır, yolda soyguncular
çıkar," diye yanıt verdi; Balıkçı'yı çarşı alanda oturtup dinlendirdi.
Az sonra Tatar kumaşından harmaniye giyinmiş başlıklı bir Tüccar geçti;
elinde boğmaklı bir kamış takılmış delikli boynuzdan bir fener vardı.
Tüccar ona, "Dolapların kapandığını, denklerin bağlandığını görüyorsun
da ne diye çarşı alanında oturuyorsun?" dedi.
Genç Balıkçı, "Bu kentte han bulamadım, sığınabilecek akrabam da yok," yanıtını verdi.
Tüccar, "Hep akraba değil miyiz? Hepimizi bir Tanrı yaratmadı mı? Benimle gel, seni yatıracak konuk odam var," dedi.
Genç Balıkçı da kalktı, Tüccar'ın evine gitti. Bir nar bahçesinden
geçip de eve girince, Tüccar, ellerini yıkaması için bakır bir tasta
gülsuyuyla, serinlik versin diye taze taze kavunlar getirdi, önüne bir
sahan pilavla kızarmış oğlak eti koydu.
Yemeğini bitirince, Tüccar Balıkçı'yı konuk odasına götürdü, rahat
uyumasını diledi. Genç Balıkçı da teşekkürler etti, elindeki yüzüğü
öpüp kendisini boyalı keçi kılından keçenin üstüne attı. Kara kuzu
yününden bir örtüyü üstüne çekip uykuya daldı.
Gün ağarmadan üç saat önce, daha ortalık karanlıkken Ruhu onu
uyandırıp, "Kalk dedi, kalk da Tüccar'ın uyuduğu odaya git, öldür onu,
altınlarını al, çünkü altına gereksinmemiz var."
Genç Balıkçı kalkıp sessizce Tüccar'ın odasına gitti. Tüccar'ın
ayaklarının üzerinde eğri bir kılıç, yanındaki tepsinin içinde de dokuz
kese altın vardı. Elini uzatıp kılıca dokunur dokunmaz Tüccar silkinip
uyandı, kılıcı kendisi kapıp "Sen iyiliğe kötülük mü edersin? Sana
gösterdiğim inceliğe karşı kan dökerek mi karşılık vereceksin?" diye
haykırdı.
Ruh, genç Balıkçı'ya, "Vur!" dedi. Balıkçı öyle bir vuruş vurdu ki,
Tüccar kendinden geçti, Balıkçı dokuz kese altını kaptı, çabucak nar
bahçesinden çıkıp yüzünü yıldıza, sabah yıldızına çevirdi.
Kentten bir fersah uzaklaştıktan sonra, genç Balıkçı göğsünü dövdü,
Ruhuna, "Niçin bana Tüccar'ı öldürtüp altınlarını aldırttın? Elbette
sen kötüsün," dedi.
Ama Ruhu yanıt verdi: "Sakin ol, sakin ol."
Genç Balıkçı, "Hain!" diye haykırdı, "Hayır, sakin olamam; bana bütün
yaptırdıklarından iğreniyorum. Senden de iğreniyorum. Söyle diyorum, ne
diye beni bu işlere bulaştırdın?"
Ruhu yanıt verdi: "Beni insanların içine saldığın zaman yüreğini vermedin; ben de bütün böyle şeyleri yapıp sevmeyi öğrendim."
Genç Balıkçı, "Ne söylüyorsun?" diye mırıldandı.
Ruhu, "Bilirsin" dedi, "çok iyi bilirsin. Bana yüreğini vermediğini
unuttun mu? Sanmam. Artık ne kendini üz, ne de beni; sakin ol; çünkü
üstünden atamayacağın hiçbir acı, duyamayacağın hiçbir zevk yoktur."
Genç Balıkçı bu sözleri duyunca tir tir titredi. Ruhuna, "Hayır" dedi,
"Sen kötüsün, bana aşkımı unutturdun, beni benliğimle kandırdın,
ayaklarımı günah yoluna bastırdın."
Ruhu yanıt verdi: "Sen beni insanların içine saldığın zaman bana
yüreğini vermediğini unutma! Gel başka bir kente gidelim, keyfimize
bakalım; dokuz kese altınımız var."
Ama genç Balıkçı dokuz kese altını alıp yere fırlattı, üstüne çıkıp çiğnedi.
"Hayır," diye haykırdı, "Artık seninle hiçbir işim yok, birlikte hiçbir
yere gidecek değilim, tıpkı önce seni defettiğim gibi, şimdi de
defedeceğim; çünkü bana hiçbir hayrın dokunmadı." Ve sırtını aya dönüp,
yeşil engerek derisinden saplı küçük bıçakla Ruhunun gövdesi olan
vücudunun gölgesini ayaklarından kesip atmaya çalıştı.
Ama, Ruhu ondan ayrılmadı, dediklerine de kulak vermedi; ona, "Sana
cadının söylediği büyünün artık etkisi kalmadı; ben senden ayrılamam,
sen de beni kovamazsın. İnsan ruhunu ancak bir kez çıkarabilir; ama
ruhunu geriye alan sonsuza dek içinde taşımak zorundadır. Bu onun hem
cezası, hem ödülüdür," dedi.
Genç Balıkçı'nın yüzünün rengi uçtu, ellerini ovuşturup haykırdı: "Yalancı bir cadıymış, bunu bana söylemeliydi."
Ruhu, "Hayır," dedi, "Tapındığına, kulluğunda sonsuza dek kalacağı 'O'na bağlıydı."
Genç Balıkçı, artık ruhundan ayrılamayacağını, bu ruhun da kötü bir ruh
olduğunu ve her zaman içinde kalacağını anlayınca acı acı ağlayarak
yere yığıldı.
Gün doğunca, genç Balıkçı kalkıp Ruhuna, "Söylediklerini yapmamak için
ellerimi bağlar, senin sözlerini söylememek için dudaklarımı kaparım,
sevdiğimin olduğu yere dönerim. Denize dönerim, her zaman şarkısını
okuduğu o küçük koya; ona seslenir, yaptığım kötülüğü, başıma
getirdiğin kötülüğü anlatırım," dedi.
Ruhu,onu kandırmaya kalkıp, "Sevgilin kim ki dönüp gideceksin? Dünyada
ondan güzel neler var. Kurdun kuşun bütün oyunlarını bilen, onlar gibi
dans eden Samaris kızları var. Ayaklarında küçük bakır zilleri vardır.
Dans ederken gülerler, kahkahaları suların kahkahasından daha
şakraktır. Benimle gel de sana onları göstereyim. Günah olacak diye bu
üzüntün neden? Yemesi zevk veren şey, yiyen için yapılmamış mı? Tatlı
tatlı içilen şeyde zehir mi var? Kendini üzme, gel benimle, başka bir
kente gidelim. Şuracıkta küçük bir kentte bir lale bahçesi var. Bu
alımlı bahçede beyaz tavuslarla mavi göğüslü tavuslar dolaşıyor. Güneşe
açtıkları zaman kuyrukları fildişinden tepsilere, altın yaldızlı
tepsilere benzer. Yemlerini veren kadın onları eğlendirmek için oyunlar
oynar, kimileyin ellerinin üstünde dans eder, kimileyin de ayak üstü
oynar; gözleri sürmeli, burun delikleri kırlangıç kanadı gibidir. Burun
deliklerinden birinde bir halkaya inciden işlenmiş bir çiçek asılıdır.
Dans ederken kahkahalar atar, topuklarında gümüş halkalar, gümüş
çıngıraklar gibi şıngırdar. Haydi üzülme artık, gel benimle o kente."
Ama, genç Balıkçı artık Ruhuna yanıt vermedi. Ağzına sessizlik mührünü,
ellerine de bir ipin sımsıkı düğümünü vurdu. Geldiği yerin,
sevgilisinin her zaman şarkı okuduğu küçük koyun yolunu tuttu. Ruhu da
yolda durmadan onu baştan çıkarmaya çalıştı, ama o hiç yanıt vermedi,
yaptırmak istediği kötülüklerin de hiçbirini yapmadı. İçindeki aşkın
gücü öylesine büyüktü.
Denizin kıyısına varınca, ellerinden ipi, dudaklarından sessizlik
mührünü çözdü, küçük Denizkızı'na seslendi. Bütün gün çağırdı,
yalvardı, ama kız onun sesine gelmedi.
Ruhu alay edip, "İşte, aşkından derebildiğin neşe bu kadarcık," dedi,
"Sen ölüm anında kırık bir kaba su dolduran insan gibisin. Elindekini
veriyor, hiçbir karşılık almıyorsun. Senin için en iyisi gene benimle
birlikte gelmektir, çünkü zevk koyağının nerede olduğunu, orada neler
yapıldığını biliyorum."
Ama genç Balıkçı, Ruhuna yanıt vermedi; bir kayanın yarığında kendine
çitten bir ev yaptı, bütün yıl orada kaldı. Her sabah Denizkızı'na
seslendi, her öğlen onu yeniden çağırdı, geceleri onun adını söyledi,
kız gene denizden çıkıp gelmedi. Mağaralarda, yemyeşil sularda,
gelgitin oluşturduğu çukurcuklarda, enginin dibindeki kuyularda onu
aradı, denizin hiçbir yerinde bulamadı.
Ruhu da sürekli olarak onu kötülüğe kışkırttı, kulaklarına korkunç
şeyler fısıldadı; ama yine de onu kandıramadı; aşkın gücü öyle büyüktü
ki, bir yıl geçtikten sonra, Ruh kendi kendine, "Sahibimi kötülük
yolunda kandırmaya çalıştım, aşkı benden güçlü çıktı. Şimdi iyilik
yolunda kandırayım, benimle gelir," diye düşündü.
Genç Balıkçı'ya, "Sana şimdiye dek dünyanın zevklerinden söz ettim,
bana sağır bir kulak çevirdin. Şimdi izin ver de dünyanın cefasını
anlatayım, belki dinlersin. Doğrusunu istersen yeryüzünün sultanı
cefadır, onun ağından kurtulmuş kimse yoktur, kiminin gömleği yoktur,
kiminin ekmeği. Eflatun giyen dullar da vardır, lime lime giyen dullar
da. Bataklıklarda aşağı yukarı cüzamlılar dolaşır. Birbirlerine
kıyıcılık yaparlar. Dilenciler kır yollarında gider gelir; heybeleri
tamtakırdır. Kentlerin sokaklarından kıtlık geçer, kapılarında veba
oturur. Haydi bu işleri yoluna koyalım, bunları yaptırmayalım. Sesine
gelmediğini göre göre niçin burada sevgilini çağırıp bekleyeceksin? Aşk
nedir ki onun için bunca şeyden özveride bulunuyorsun?"
Ama genç Balıkçı yanıt vermedi, aşkının gücü öyle büyüktü ki, her sabah
Denizkızı'na seslendi, her öğlen onu yeniden çağırdı, her gece onun
adını söyledi. Kız gene denizden çıkıp ona gelmedi. Onu denizin
akıntılarında, dalgaların altındaki koyaklarda, gecenin
eflatunlaştırdığı denizde, sabahın kül rengine boyadığı denizde aradı;
hiçbir yerde bulamadı.
İkinci yıl da geçtikten sonra geceleyin çitten kulübesinde yapayalnız
otururken Ruh, genç Balıkçı'ya; "Yazık! İşte seni kötülük yolundan
kandırmaya çalıştım, kanmadın; iyilik yolundan kandırmaya uğraştım,
kanmadın; aşkın benden daha zorluymuş. Artık seni kandıracak değilim,
ama lütfet de yüreğine gireyim, tıpkı eskisi gibi seninle özdeş olayım."
Genç Balıkçı, "Elbette girebilirsin, çünkü yüreğin olmadığı halde dünyayı dolaştın, kimbilir ne acılar çektin," dedi.
Ruh, "Eyvah! Girecek hiçbir yer bulamıyorum. Yüreğin aşkla öyle dolu ki!" diye haykırdı.
Genç Balıkçı, "Olsun, gene de sana yardım etmek isterim," dedi.
O bunları söylerken, denizden bir yas çığlığı yükseldi, tıpkı Deniz
halkından biri öldüğü zaman duyulan çığlık gibi. Genç Balıkçı yerinden
fırladı, çit kulübesinden çıkıp aşağı, kıyıya koştu. Kapkara dalgalar
gümüşten beyaz bir şey sırtlamış, kıyıya doğru hızlı hızlı geliyordu. O
şey, köpüklerden beyazdı, dalgaların üstünde bir çiçek gibi
çırpınıyordu. Onu mavi dalgalardan beyaz dalgalar; beyaz dalgalardan da
köpükler aldı. Deniz kıyısı, karşısında saf tuttu. Genç Balıkçı küçük
Denizkızı'nın gövdesini ayaklarının dibine uzanmış buldu. Ayaklarının
dibinde ölüsü yatıyordu.
Acının sillesini yemiş biri gibi yanına atıldı, dudaklarının buz gibi
kızıllığını öptü, saçlarının ıslak kehribarlarıyla oynadı. Coşkusundan
titreyerek, ağlayarak yanıbaşına, kumlara atıldı, esmer kollarıyla onu
bağrına bastı. Denizkızı'nın dudakları buz gibiydi, ama yine de onu
öptü. Saçlarının balı tuzluydu, gene acı bir lezzetle tattı. Kapalı
gözlerini öptü, göz kapaklarındaki hırçın su serpintileri kendi
gözyaşları kadar tuzlu değildi.
Onun ölüsüne içini döktü. Kulaklarının sedefine öyküsünün acı şarabını
boşalttı. O küçücük elleri kendi boynuna doladı, parmaklarını boynunun
narin sazında gezdirdi. Acı bir neşe duydu; içsızısı tuhaf bir sevinçle
doluydu.
Kapkara deniz yaklaştı, bembeyaz köpükler cüzamlılar gibi inim inim
inledi. Deniz köpükten bembeyaz pençeleriyle onu kıyıda bir kör gibi
aradı. Deniz Kralı'nın sarayında gene bir yas çığlığı yükseldi, uçsuz
bucaksız denizden su tanrılarının boğuk boru sesleri geldi.
Ruhu, "Haydi kaç!" dedi. "Deniz yaklaştıkça yaklaşıyor, daha beklersen
seni boğar. Haydi kaç; aşkının büyüklüğünden yüreğinin bana kapalı
olduğunu görüp korkuyorum. Güvenli bir yere kaç. Beni öbür dünyaya
yüreğin olmadan gönderecek değilsin ya?"
Ama genç Balıkçı ruhunu dinlemedi, küçük Denizkızı'na seslenip, "Aşk
akıldan iyi, hazinelerden değerli, Havva kızlarının ayaklarından daha
güzel. Onu ateşler yakamaz, sular söndüremez. Seni sabah çağırdım,
sesime gelmedin. Adını ay ağzımdan duydu, sen duymadın. Kötülükle seni
bıraktım, kendi gönlümün yolunu tuttum. Ama, aşkın hep benimle kaldı,
hep güçlendi; kötülüğe de baktım, iyiliğe de baktım; ama hiçbir şey
aşkını yenemedi. Şimdi sen öldüğüne göre, ben de seninle birlikte
ölürüm."
Ruhu onu ölüden ayırmak için çok uğraştı, ama o bırakmadı, aşkı çok
büyüktü. Deniz yaklaştı, dalgalarıyla onu örtmek istedi; artık sona
erdiğini anlayınca, Denizkızı'nın buz gibi dudaklarını çılgın
dudaklarıyla öptü, içindeki yürek çatladı. Yüreği aşkının taşmasından
çatladı, Ruhu girecek yer buldu ve eskisi gibi birleştiler. Deniz, genç
balıkçıyı dalgalarıyla kapladı.
Sabahleyin rahip denizi kutsamaya gitti, deniz çok dalgalıydı. Bütün
papazlar, ilahiciler, şamdancılar, buhurdancılarla büyük bir kalabalık
da birlikte geldi.
Rahip kıyıya gelince genç balıkçıyı boğulmuş, kollarıyla küçük
Denizkızı'nın vücuduna sımsıkı sarılmış gördü. Kaşlarını çatarak geri
çekildi, haç çıkarma işaretlerini yaptıktan sonra yüksek sesle, "Denizi
de içindekileri de kutsayacak değilim. Deniz halkına ilenç olsun, ilenç
olsun onlarla düşüp kalkanlara. Aşkının uğruna Tanrısını unutup
Tanrı'nın yargısıyla yok olan oynaşıyla şurada yatana gelince, leşini
oynaşının leşiyle kaldırıp Çırpıcıların çayırında bir köşeye gömün,
üstlerine ne bir taş dikin, ne bir iz bırakın; yerlerini kimse
bilmesin. Yaşarken ilençlenmişlerdi, ölümlerinden sonra da ilenç içinde
yatacaklar!"diye bağırdı.
Halk, rahibin dediğini yaptı; Çırpıcıların çayırında ot bitmedik bir köşeye derin bir çukur kazdılar, içine ölüleri koydular.
Üçüncü yıl geçtikten sonra, Rahip dinsel günlerden bir günde halka,
kurtarıcının yaralarını gösterip tanrısal öfkeden söz eden vaazını
vermek için kiliseye gitti.
Cüppesini giyip içeri girdi, mahfilin önünde baş eğerken mahfili o ana
dek hiç görülmemiş şaşırtıcı çiçeklerle örtülü gördü. Görünüşleri
tuhaftı, garip bir güzellikteydiler, güzellikleri rahibe dokundu,
burnuna kokuları tatlı tatlı geldi. Bir kötülük duyumsadı, niçin
olduğunu anlayamadı.
Sandukayı açtı, içindeki kutsal kaseyi tütsüleyip halka bembayaz kutsal
ekmeği gösterdikten ve yeniden perdelerin arkasına sakladıktan sonra,
halka Tanrı'nın öfkesinden söz etmek üzere konuşmasına başladı. Ama
bembeyaz çiçeklerin güzelliği rahibe dokundu, tatlı kokuları burnundan
girdi, dudaklarından başka sözler döküldü; Tanrı'nın öfkesinden söz
etmedi; ama adı aşk olan Tanrı'dan söz etmeye başladı. Neden böyle
şeyler söylediğini kendisi de anlayamadı.
Sözünü bitirince halk ağladı, rahip de kutsallık hücresine döndü,
gözleri yaşarmıştı. Din adamları tören cüppesini çıkarmaya başladılar;
beyaz ferveyi, hamaili, tören kuşağını, yerlere dek inen yakayı
aldılar. O düş görür gibi önlerinde durdu.
Soyunduktan sonra onlara bakıp, "Mahfildekiler ne çiçeğiydi? Hem nereden gelmiş bunlar?" diye sordu.
Din adamları, "Ne çiçeği olduklarını bilemeyiz, ama Çırpıcı çayırının
köşesinden geldi," diye yanıt verdiler. Rahip titredi, kendi evine
gidip dua etti.
Sabahleyin, daha gün ağarırken papazlar, ilahiciler, şamdancılar,
buhurdancılar ve büyük bir kalabalıkla birlikte denizin kıyısına geldi;
denizi de, bütün içindeki hoppa şeyleri de kutsadı. Keçi bacaklı
faunlarla koru yurdunda dans eden bütün küçük şeyleri, yaprakların
arasından çevreyi gözetleyen bütün parlak gözlü şeyleri de kutsadı.
Tanrı'nın dünyasındaki her şeyi kutsadı. Halk sevinç ve şaşkınlık
içinde kaldı. Ama, Çırpıcı çayırının köşesinde bir daha hiçbir türden
çiçek açmadı, alan tıpkı eskisi gibi çorak kaldı. Deniz halkı da, her
zaman geldikleri koya gelmez oldu, denizin başka bir bucağına göçtüler.
Balıkçı ile Ruhu Oscar WILDE



Tematit Film Kuşağı



